
İzlanda’nın AB'ye "hayır"ının ardında "bir balık" mı var?
-
Giriş: 08.09.2026 05:00
-
Güncelleme: 08.09.2026 05:00
-
İzlanda, 29 Ağustos’ta Avrupa
Birliği’yle üyelik müzakerelerinin yeniden başlatılıp başlatılmamasını
oyladı. Sandıktan yüzde 53’e yakın “hayır” çıktı. Bu sonucu ilginç kılan
arkasındaki en güçlü dinamiklerden birinin balıkçılığa ilişkin kaygılar
olmasıydı. Ülkenin başlıca ihracat kaynaklarından biri ve birçok kıyı
yerleşiminin geçim temeli olan balıkçılık,
aynı zamanda deniz kaynaklarının nasıl kullanılacağına, gıda üretiminin
kimin ihtiyaçlarına göre örgütleneceğine ve bunlar üzerinde karar yetkisinin
kimde kalacağına ilişkin çok daha büyük bir sorunu somutlaştırdı. Bu nedenle
İzlanda’nın “hayır”ı, bugün gıda egemenliği ile jeopolitiğin nasıl iç içe
geçtiğini tartışmak için dikkate değer bir örnek sunuyor.
Öncelikle belirtmek gerekir ki İzlanda Avrupa’dan kopuk bir ülke değil.
Avrupa Ekonomik Alanı’nın üyesi olarak AB tek pazarına dahil; malların,
hizmetlerin, sermayenin ve kişilerin serbest dolaşımına ilişkin geniş bir AB
mevzuatını uyguluyor ve Schengen’in parçası. Ancak AEA’nın kapsamı özellikle
ortak tarım ve balıkçılık politikalarını, gümrük birliğini ve AB’nin ortak
ticaret politikasını dışarıda bırakıyor. Yani bugün “hayır” denilen şey
Avrupa’yla ilişki kurup kurmamak değildi. Tam da bu nedenle, özellikle
balıkçılık ve tarım gibi alanlarda ülkenin elinde kalan karar yetkilerinin
de ulusüstü düzeye taşınıp taşınmayacağı referandumda belirleyici oldu.
Yani balıkçılığın referandumun merkezinde olması hiç de tali bir mesele
değil. Keza deniz ürünlerinin İzlanda’nın ihracatının yaklaşık yüzde 40’ını
oluşturduğu ifade ediliyor. Dışişleri Bakanı Gunnarsdóttir, Financial
Times’a verdiği demeçte balıkçılığın İzlanda için önemini, ‘Almanya için
otomotiv sektörü’ neyse o diyerek özetliyor.
∗∗∗
“Balık için Avrupa’ya hayır” denilerek küçümsenen kaygının özü tam da
burada. Fakat işin bir başka boyutu daha var. Balıkçılık üzerindeki karar
yetkisinin İzlanda’da olması, bu kaynağın İzlanda halkının demokratik
denetiminde olduğu anlamına gelmiyor. Araştırmalar temel balık türlerinde
kota sahipliğinin hem şirket hem de tekne düzeyinde belirgin biçimde
yoğunlaştığını; özellikle büyük gemilerin hâkim olduğu pelajik balıkçılıkta
yoğunlaşmanın piyasa gücü yaratabilecek düzeylere çıktığını gösteriyor.
Nitekim referandumda en az iki farklı “hayır” hattı vardı. Bunun bir yanında
mevcut balıkçılık sermayesinin çıkarlarını ve ulusal yetkiyi korumaya
odaklanan sağcı bir hat; diğer yanında ise hem AB’nin kurumsal düzenine hem
de İzlanda’daki mevcut kaynak dağılımına itiraz eden sosyalist bir hat
vardı. İzlanda Sosyalist Partisi AB üyeliğine ve müzakerelerin yeniden
başlatılmasına karşı çıktı. Partinin itirazı temelde AB’nin piyasa ve
rekabet kuralları ile özelleştirmeyi teşvik eden yapısından işçi sınıfının
bağımsız mücadelesinin zayıflamasına, gıda üretimi ve gıda güvenliğinden
militarizme uzanan daha geniş bir siyasal ve ekonomik eleştiriye
dayanıyordu.
Balıkçılık ise bu daha geniş itiraz içinde ikincil bir başlık değil,
partinin kaynak politikasında kota rejimine karşı çıkış, deniz kaynaklarının
özel servete dönüşmesini engelleme, kıyı yerleşimlerini koruma ve bu
kaynakların kullanımı üzerinde halkın karar hakkını kurma hedeflerinin
somutlaştığı alanlardan biriydi.
Sosyalistler, başlangıçta balık stoklarını korumak amacıyla kurulmuş olan
sistemin zamanla balıkçılık alanlarının fiilen özelleşmesine, servetin az
sayıda elde birikmesine ve kıyı yerleşimlerinin zayıflamasına yol açtığını
savunuyor; balıkçılık kaynağının halka ait olduğunun anayasal güvenceye
alınmasını ve farklı bölgelerde denizcilerin, balık işçilerinin ve halkın
katıldığı zeminlerde uzun vadeli politika belirlenmesini öneriyor.
Dolayısıyla
burada iki “hayır” hattından biri kaynak üzerindeki ulusal yetkinin mevcut
şirketler lehine korunmasını isteyen bir korumacılığa dayanırken diğeri ise
ulusal denetimi mevcut mülkiyet ilişkilerini korumakla eşitlemeyerek,
kaynağın toplumsal denetimini gündeme getiriyordu.
∗∗∗
Öte yandan bu çatışma yalnız İzlanda’ya özgü de değil. Referandumdan birkaç
ay önce La Vía Campesina, Dünya Balıkçıları ve Balıkçılık İşçileri Forumu ve
yerli halk örgütlerinin katılımıyla Reykjavík’te yapılan FAO Balıkçılık
Komitesi Balıkçılık Yönetimi Alt Komitesi toplantısı sırasında aynı
meselenin küresel ölçekteki başka bir yüzünü gündeme getirilmişti.
Endüstriyel su ürünleri yetiştiriciliğinin gıda krizine çözüm olarak
sunulmasına karşı çıkan hareketler, üretimin yerel toplulukların gıda
ihtiyacından çok ihracat piyasalarına yöneldiğini, küçük ölçekli
balıkçıların dışlandığını ve deniz kaynaklarının giderek özel şirketlerin
kontrolüne geçtiğini söylüyordu.
İzlandalı bir çevre derneği olan Landvernd de aynı buluşmada ülkede büyüyen
endüstriyel somon yetiştiriciliğinin fiyort ekosistemlerini ve yabani
Atlantik somonunu tehdit ettiğini, kamuoyundaki güçlü itiraza rağmen
şirketlerin politika üzerinde giderek daha fazla nüfuz kazandığını
vurguluyordu.
Tüm bunlar, referandumda öne çıkan “balıkçılığımız üzerindeki denetimi
kaybetmeyelim” talebinin kendi içindeki sınıfsal
ve ekolojik çatışmayı görünür hale getiriyor. Mesele toprağın,
suyun, denizin, tohumun ve üretim araçlarının kim tarafından kontrol
edildiği, ne üretileceğine kimin karar verdiği, üretimin kimi beslediği ve
ortaya çıkan değere kimin el koyduğudur.
Öte yandan
bugün gıda ve kaynaklar konusu giderek daha açık biçimde jeopolitik bir
mücadele alanına dönüşüyor. Arktik, iklim değişikliğiyle yeni deniz
yollarının ve kritik hammaddelerin daha erişilebilir hale geldiği, ABD, AB,
Rusya ve Çin arasındaki rekabetin yoğunlaştığı stratejik bir alan.
Unutmayalım İzlanda referandumu aynı zamanda Trump yönetiminin Grönland’a
yönelik tehditlerinin ve Avrupa’nın Arktik stratejisini yeniden
değerlendirdiği bir dönemin ortasında gerçekleşti.
Bu stratejik
hesaplarda kaynaklar, tarım alanları, enerji ve kritik mineraller
birbirinden ayrı dosyalar gibi görünse de hepsi aynı temel soruya dayanıyor:
Yaşamı ve üretimi mümkün kılan kaynaklara kim erişecek, bunların kullanım
koşullarını kim belirleyecek?
Hüseyin İrfan Fırat
Yeni OVP çalışma hayatını da doğrudan hedef alıyor. Yeni nesil çalışma
modellerinden “güvenceli esnekliğe”, kayıt dışı istihdamdan İşsizlik
Sigortası Fonu’na, dijital ve yeşil dönüşümün meslekler üzerindeki etkisine
kadar çalışma hayatını ilgilendiren geniş bir çerçeve sunuluyor.
-
Giriş: 08.09.2026 05:00
-
Güncelleme: 08.09.2026 05:00
2027-2029 dönemini kapsayan yeni Orta Vadeli Program (OVP),
yalnızca büyüme, enflasyon ve bütçe hedeflerinden ibaret değil.
Programın satır aralarında çalışma hayatını doğrudan ilgilendiren kritik
başlıklar yer alıyor.
Yeni nesil çalışma modellerinden “güvenceli esnekliğe”, kayıt
dışı istihdam ve
ücretle mücadeleden uzaktan çalışmaya, ebeveyn izninden kadın
istihdamına, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan dijital ve yeşil dönüşümün
meslekler üzerindeki etkisine kadar çalışma hayatını ilgilendiren geniş
bir politika çerçevesi ortaya konuluyor.
Ancak burada hayati bir ayrım yapmak gerekiyor. Orta Vadeli Program bir
kanun değil. Programda yer alan her hedef, çalışanlara bugün itibarıyla
verilmiş yeni bir hak ya da yürürlüğe girmiş bir düzenleme anlamına
gelmiyor. Birçok başlık için önümüzdeki dönemde yasal ve idari
düzenlemelerin yapılması öngörülüyor.
Bu nedenle yeni OVP’yi “çalışanlara şu haklar geliyor” şeklinde değil,
“çalışma hayatında hangi alanlarda değişiklik hazırlığı yapılıyor ve bu
değişiklikler çalışanlar açısından ne anlama gelebilir?” sorusuyla
okumak gerekiyor.
"GÜVENCELİ ESNEKLİK"
Yeni nesil çalışma modellerinin yaygınlaşması doğrultusunda mevzuatın
gözden geçirilmesi ve çalışma hayatında güvenceli esnekliğin artırılması
hedefleniyor. Ancak kavramın kendisi kadar, uygulamanın nasıl yapılacağı
da büyük önem taşıyor. Çünkü esneklik; çalışma saatlerinin, çalışma
yerinin veya çalışma biçiminin değişmesi anlamına gelebilir. Güvence ise
işçinin ücretinin, sosyal güvenlik haklarının, çalışma sürelerinin,
fazla çalışma alacağının, kıdem ve diğer haklarının eksiksiz korunmasını
gerektirir.
Türkiye gibi denetim mekanizmalarının zorlandığı bir piyasada, esneklik
kavramının işverene sınırsız hareket alanı tanırken işçinin güvenceye
erişimini kağıt üstünde bırakma riski her zaman masadadır. Dolayısıyla
burada asıl soru, çalışma hayatının değişip değişmeyeceği değil; bu
değişim sırasında işçinin hangi haklarının nasıl korunacağıdır. Üstelik
“güvenceli esneklik” yeni OVP’de ilk kez yer alan bir kavram değil;
önceki programlarda da bulunan bu hedefin somut düzenlemelere dönüşüp
dönüşmeyeceği yakından izlenmelidir.
UZAKTAN VE ESNEK ÇALIŞMA GÜNDEMDE
OVP’de çalışma hayatının değişen koşullarına uyum sağlayacak yeni
çalışma modellerine yönelik düzenlemeler de öngörülüyor.
Özellikle bakım sorumluluğu bulunan çalışanların çalışma hayatından
kopmaması için uzaktan, kısmi veya esnek çalışma imkânlarının
geliştirilmesi gündemde. Çalışma günlerinin ve sürelerinin farklı
modellerle düzenlenmesine yönelik hazırlıklar da programın başlıkları
arasında bulunuyor.
Ancak burada da dikkat edilmesi gereken nokta aynıdır: Esneklik işçiye
pratiklik sağlayabilir, fakat çalışma süresini belirsizleştiren ve fazla
çalışmayı görünmez hale getiren bir modele dönüşürse yeni mağduriyetler
yaratabilir. Uzaktan veya esnek çalışma düzenlemelerinde çalışma süresi,
dinlenme hakkı, fazla çalışma ücreti, iş sağlığı ve güvenliği ile sosyal
güvenlik haklarının açık biçimde güvence altına alınması şarttır.
KAYIT DIŞI İSTİHDAM KAYIT DIŞI ÜCRET
Yeni OVP’nin çalışma
hayatı açısından en kritik ve olumlu adımlarından biri kayıt
dışılıkla mücadeledir. Program yalnızca sigortasız çalıştırılan işçileri
değil, kayıt dışı ücreti de hedef alan bir yaklaşım ortaya koyuyor. Veri
analizine dayalı ve risk odaklı denetimlerin artırılması planlanıyor.
Kayıt dışı ücret, işçinin aldığı gerçek ücretin SGK’ya eksik
bildirilmesi (örneğin maaşın bir kısmının elden ödenmesi) anlamına
gelir. Bu durum yalnızca bugünkü primleri değil, gelecekteki sosyal
güvenlik haklarını da doğrudan baltalar:
Emekli aylığının düşük hesaplanmasına,
İş göremezlik ödeneğinin ve işsizlik maaşının erimesine,
Kıdem ve ihbar tazminatlarının eksik ödenmesine yol açar.
OVP’deki bu başlık, bu yönüyle yalnızca işveren denetimi açısından
değil, çalışanların gelecekteki haklarının korunması bakımından da
hayatidir.
EBEVEYN İZNİ YENİDEN DÜZENLENECEK
OVP’nin dikkat çeken bir diğer hedefi ebeveyn izni. Programda, bakım
sorumluluklarının kadın ve erkek arasında daha dengeli paylaşılmasına
imkân sağlayacak şekilde ebeveyn izninin yeniden düzenlenmesi
öngörülüyor.
Ancak burada henüz ortada yürürlüğe girmiş yeni bir izin süresi ya da
kesinleşmiş bir model bulunmuyor. Nasıl bir düzenleme yapılacağı, hangi
çalışanları kapsayacağı ve izin sürelerinin nasıl belirleneceği sonraki
mevzuat çalışmalarında netleşecek. Buna rağmen ebeveyn izninin ayrı bir
politika başlığı olarak ele alınması, bakım yükünün tek bir cinsiyetin
omuzlarında kalmaması adına önemli bir sinyaldir.
KADIN İSTİHDAMINDA KREŞ VE BAKIM HİZMETİ
Kadınların işgücüne katılımını artırmaya yönelik olarak bakım
hizmetlerinin güçlendirilmesi hedefleniyor. Çocuk bakım hizmetlerinin
daha erişilebilir hale getirilmesi, işyerlerinde kreş ve bakım
hizmetlerinin geliştirilmesi ve bu hizmetlerin yaşlı ve engelli bakımını
da kapsayacak biçimde genişletilmesi planlanıyor.
Bu başlık kritik önem taşımaktadır. Çünkü kadın istihdamı meselesi
yalnızca “kadınlara iş yaratmak” değildir; çalışmak isteyen birçok kadın
açısından çocuk, yaşlı veya engelli aile bireylerinin bakım sorumluluğu
doğrudan çalışma hayatına katılımı belirleyen ana faktördür. OVP’nin
bakım hizmetlerini bu perspektifle ele alması doğrudur, ancak hedeflerin
gerçek hayatta işverene maliyet ve denetim dengesiyle nasıl hayata
geçirileceği uygulama aşamasında görülecektir.
BAZI MESLEKLER RİSK ALTINDA
OVP’nin en fazla geleceğe dönük ve stratejik tartışılması gereken
başlıklarından biri dijital ve yeşil dönüşümün çalışma hayatına
etkisidir. Programda dönüşümden etkilenebilecek mesleklerin ve iş kaybı
riski bulunan alanların belirlenmesine yönelik çalışmalar yapılması
öngörülüyor.
Yapay zekâ, otomasyon, dijitalleşme ve üretim teknolojilerindeki değişim
bazı meslekleri dönüştürürken yeni mesleklerin ortaya çıkmasına da yol
açıyor. Ancak bu süreç bazı işlerin ortadan kalkması riskini de
beraberinde getiriyor. Bu nedenle mesele yalnızca “geleceğin meslekleri”
lafı değil; çalışan insanların değişen üretim koşullarına nasıl adapte
edileceğidir. İşini kaybetme riski bulunan çalışanların yeniden
eğitimden geçirilmesi ve yeni beceriler kazanması, dönüşümün sosyal
maliyetini azaltacak temel unsurdur.
2 MİLYONDAN FAZLA YENİ İSTİHDAM HEDEFİ
OVP’nin makro hedeflerine göre istihdamın önümüzdeki üç yılda yaklaşık 2
milyonun üzerinde artması ve işsizlik oranının program dönemi sonunda
yüzde 7,6 seviyesine gerilemesi öngörülüyor.
Ancak yalnızca hedef rakamlara odaklanmak yeterli değildir. Türkiye’de
işgücüne katılımın artması (özellikle kadın ve gençlerin katılma
isteği), işsiz sayısındaki değişimi de doğrudan etkiler. Bu nedenle
istihdamdaki artış ile işsizlik oranındaki düşüş her zaman aynı hızda
gerçekleşmeyebilir. OVP’nin hedefleri, istihdamın hangi güvenceyle ve
hangi kalitede yaratılacağı sorusunu da önemli kılmaktadır.
İŞSİZLİK SİGORTASI FONU VE MESLEKİ EĞİTİM
İşsizlik Sigortası Fonu: Programda fon kaynaklı pasif işgücü
programlarından yararlanma koşullarının gözden geçirilmesi ve
kolaylaştırılması hedefleniyor. Ancak doğrudan “işsizlik maaşı herkese
kolaylaşacak” sonucuna varmak için erken; yapılacak düzenlemenin
işsizlik ödeneği, kısa çalışma ve ücret garanti sistemi üzerindeki
pratik sonuçlarını görmek gerekecek.
Mesleki Eğitim: Mesleki ve teknik eğitimin işgücü piyasasının
ihtiyaçlarıyla ilişkilendirilmesi hedefleniyor. Burada dikkat edilmesi
gereken nokta, mesleki eğitimin yalnızca işverenlerin kısa vadeli ucuz
işgücü ihtiyacını karşılayan bir sisteme dönüşmemesi; gençlerin staj ve
çalışma koşullarındaki sosyal güvenlik haklarının eksiksiz korunmasıdır.
Sosyal Güvenlik: Prim tabanının genişletilmesi, daha fazla gerçek
ücretin ve çalışma ilişkisinin kayıt altına alınmasıyla hem sistemin
finansmanı hem de çalışanların gelecekteki hakları açısından önem
taşımaktadır.
TAMAMLAYICI EMEKLİLİK BU KEZ METNE GİRMEDİ
Önceki programlarda sürekli ısıtılıp gündeme getirilen, Nisan ayında
hayata geçeceği söylenen ve kıdem tazminatının fon devrine
dönüştürülmesini öngören Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES), bu yeni
OVP metninde kendine yer bulamadı.
Milyonlarca işçinin "Kıdemime dokunuluyor mu, tazminatım eriyor mu?"
korkusuyla takip ettiği TES hedefinin bu kez programdan çıkarılmış
olması, işçi kesiminin kararlı duruşu ve sistemin yaratacağı büyük tepki
karşısında geçici de olsa bir geri adım atıldığını gösteriyor. Ancak
kıdem tazminatının fona devri tehdidinin tamamen masadan kalkıp
kalkmadığı, iş dünyasının lobileriyle önümüzdeki dönemde yeniden
ısıtılıp ısıtılmayacağı çalışma hayatının en sıcak başlığı olmaya devam
edecektir.
OVP BİR YÖN ÇİZİYOR, AYRINTILAR BELİRLEYİCİ OLACAK
Yeni OVP’ye çalışma hayatı açısından bakıldığında ortaya çıkan tablo
şudur: Türkiye, önümüzdeki dönemde çalışma biçimlerinin değişeceğini
kabul etmekte ve buna yönelik yeni bir hukuki çerçeve oluşturmaya
hazırlanmaktadır.
Esnek ve uzaktan çalışma, ebeveyn izni, kadın istihdamı, bakım
hizmetleri, kayıt dışı ücretle mücadele, dijital dönüşüm ve sosyal
güvenlik bu çerçevenin temel taşlarını oluşturmaktadır.
OVP’nin bir politika belgesi olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle
önümüzdeki dönemde asıl belirleyici olacak olan, bu hedeflerin hangi
kanun teklifleriyle, hangi yönetmeliklerle ve sosyal tarafların
(sendikalar, meslek örgütleri) katılımıyla yasalaşacağıdır.
Çalışma hayatı açısından asıl tartışma da sahada başlayacaktır. Çünkü
bir programa “güvenceli esneklik” yazmak başka, o esnekliğin gerçekten
işçiyi koruyacak biçimde örülmesi bambaşka bir meseledir. Zira
“güvenceli esneklik” kavramı, başına ne kadar koruyucu sıfatlar
eklenirse eklensin, emek kesiminde her zaman derin bir kuşku ve
güvensizlik yaratır. Bir politika metnine bu kavramı yazmak kolaydır;
ancak o esnekliğin, işçinin kazanılmış haklarını ve güvencesini
zedelemeden hayata geçirilmesi; öncelikle sendikaların ve emek kesiminin
içine sinecek, hak kayıplarını önleyen adil ve güvenceli bir yasal
düzenlemenin yapılmasını zorunlu kılar.
Bugün içinde bulunduğumuz tablo ile edebiyatın sanıldığından da yakın bir
ilişkisi var. İdeolojik ve kültürel alanda mücadele edilmez, dahası bu mücadele
kazanılamaz ise siyasal ve toplumsal alanda kazanmak zordur. Kazanılsa bile elde
tutulması mümkün değildir.
-
24.08.2026 05:00
-
Güncelleme: 24.08.2026 05:00
-
Başlıktaki soru önemli, verilecek yanıt da öyle. Bu haftadan itibaren bir
süre bu soruya yanıt vermeye çalışacağım. Yanıtı esas olarak A. Büke'nin
"Kırmızı Buğday"* romanı üzerinden aramayı deneyeceğim. Ancak önce
aydınımız, toplum, insan ve ülke bu günlere nasıl geldi; böyle bir çöküşü
neden yaşadı, kısaca ona bakacağım.
İnsanın ve toplumların düşüşü de yeniden yükselişi ya da çıkışı da önce
edebiyattan (geniş anlamda sanatta) başlar. Bizde de öyle oldu.
Biliriz; 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kirlenme önce edebiyatta başladı.
Ahmet Altan'ın "Sudaki İz" romanı (1985), bu topraklardaki Celali
isyanlarından sonra kurulu düzene karşı en büyük ve görkemli başkaldırı olan
1960-70'lerin devrimci eylemine bir "hakaret" gibiydi. Okuduğum zaman küfür
edilmiş gibi hissettim. İnsanın aşağılandığı başka hiçbir kitap bize böyle
düşmanca ve alçakça saldırmamıştı.
Bir aşağılık kompleksiyle yazıldığı anlaşılıyordu. İçinde yer almadığı,
korktuğu, uzaktan seyrettiği, ama imrendiği bir kavgaya duyulan kinle
yazılmıştı. Tıpkı arkadaşlarına, ortak bir davaya ya da topluma ihanet eden
bir kişinin herkesi hainliğe zorlaması gibiydi. Çünkü herkesin ihanet ettiği
yerde hain de yoktu, olmayacaktı. Ardından diğer kitaplar geldi. Orhan
Pamuk'un, 1990'ların dünyasındaki büyük geriye/sağa savruluşun ardından
çıkan "Kar" romanı da farksızdı.
Aynı zamanda 28 Şubat süreci ortamını da değerlendiren romanda; tüm solcular
buruşuk ve hastalıklı tipler olarak çizilmişti. Hiçbiri artık ne davalarına
bağlıydı ne de bir ahlakları vardı. Ayrıca Cevat Fehmi Başkut'un "Buzlar
Çözülmeden" kitabından bir şablon olarak, neredeyse bire bir alınmış, yani
bir anlamda "intihal" yapılmıştı. Ancak Cumhuriyet gazetesinin ünlü yazı
işleri müdürü -ki eski gazeteciler genellikle aynı zamanda iyi birer
edebiyatçıydı- söz konusu oyunu / romanı aydınlanmacı bir bakışla yazdığı
halde Pamuk, tam tersine siyasal İslamcıları yücelten, devrimcileri,
sosyalistleri ve insanları aşağılayan bir yaklaşımla şablonun içini
doldurmuştu. İslamcı "Lacivert" solcu kadınları bile etkileyip onlarla
yatarken, eski devrimciler ise her şeyi bırakmış, biri İslamcı partiye
geçmiş biri pezevenk olmuş, çoğu da alkolikti.
TOPLUM DA YOK BİREY DE
Dilleri kötü (özellikle Pamuk), çatışması olmayan, göstermek ve içine çekmek
yerine anlatan, çok daha önemlisi "tip" yaratamayan romanlardı. Bu, bir
davası, kavgası ve sevgisi olmayan romanlarda, toplumsal sorunlar olmadığı
gibi birey de yoktu. Liberal hedonizmin yüceltilmesi dışında tarihsel ve
felsefi bir bağlamı da bulunmayan soyut metinlerdi.
Oysa edebiyat tarihinde iz bırakan nitelikli yazarların neredeyse tamamının
bir derdi ve davası (siyasal olsun ya da olmasın) vardır. Hiçbiri
yaşadıkları dönemin / çağın büyük mücadelelerine, kavgalarına, akımlarına,
felsefelerine, sorunlarına ilgisiz kalmadıkları gibi içinde yer alırlar.
Edebiyat dergiciliğinin doruğu sayılan ve kelimenin gerçek ve olumlu
anlamıyla "seçkin" bir süreli yayın olan "Yeni Dergi"yi (1964-1975) çıkaran
yazar-yayıncı Mehmet Fuat'ın tarihe düştüğü not çok sarsıcıdır. Edebiyat
kuramcısı Fuat, bu dönemin (1980 ve 90 sonrası) edebiyat ortamı hakkında -ki
döneme damga vuran eserler öncelikle ve çoğunlukla kötü edebiyat
ürünleridir, modadırlar ve kalitesizdirler- son yapıtında şunları yazıyor:
"Toplumsal olayların bütünüyle uzağında bir yazın dünyası yarattılar...
Yalnız toplum değil, toplumsal ilişkiler içinde bir birey de yok gündemde.
Her şey soyut." (Mehmet Fuat, Ölünceye Kadar, 2. cilt, Adam Yayınları, 2003
İstanbul s. 42).
Türk edebiyatının önde gelen kuramcılarından, yazar, yayıncı ve eleştirmen
Mehmet Fuat'ın bu gözlemi ve saptaması çok çarpıcı. Romanı (ve öyküyü) yok
ettiler diyor. Kuşkusuz direnenler vardı. Şiir direniyordu. "Ben insanlara
faydalı olmak için edebiyatçı oldum" diyen Mehmet Fuat'a Nazım Hikmet boşuna
cezaevinden yazdığı mektuplardan şöyle seslenmemiş:
"Sen benim en güzel yıllarımın ve yüreğimin içinde dünyanın en güzel ve en
iyi kadın başıyla yan yana ve ondan ayrılmaz bir haldesin. Sen benim
oğlumsun. Sana oğlum derken içimin nasıl saadetle dolduğunu henüz
kestiremeyecek kadar gençsin..." (Nazım Hikmet, Cezaevinden Mektuplar, Adam
Yayınları, 1998 İstanbul).
İHANETE VE ÇÜRÜMEYE ÖVGÜ
Mehmet Fuat'ın bu sevginin hakkını fazlasıyla verdiğini söyleyebiliriz.
Değilse, solun, edebiyat ortamının ve insanların zihinlerinin lekelenmesi
gibi ağır sonuçlar yaratan liberal rüzgâra karşı durmak herkesin harcı
değildi. Bozulma, yozlaşma ve çürümenin bir çağ lekesi gibi sinsice
yayıldığı yıllardı. Milan Kundera'nın "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği"
romanının Türkçeye çevrilip yayınlandığı yıllardı. Yani alçalmanın övüldüğü,
ihanetin ve dönekliğin kutsandığı; dahası insanın aşağılanmasının "edebiyat"
sanıldığı, entelektüel bozulma günleriydi. Kötü kitaplar zamanıydı ve kimse
bunu söylemeye cesaret edemiyordu.
İşte o günlerde edebiyatı, aydını, solu ve hatta ülkeyi tutan soylu bir
entelektüel, bir hoca ve bir devrimci sosyalist vardı; anmamak olmaz; Yalçın
Küçük… Kuşkusuz yalnız değildi, boyun eğmeyen aydınlar ülkesiydi bu
topraklar.
O entelektüel çürüme ve ideolojik savrulma günlerinde başta "Küfür
Romanları" ve "Şebeke" ile "Estetik Hesaplaşma" kitapları tam zamanında
geldi. Hocanın "Bilim ve Edebiyat" kitabını da bu kapsamda
değerlendirebiliriz. Ama hiçbiri olmasaydı ve yalnızca "Küfür Romanları"nı
(1986) yazmış olsa bile yeterdi. O kitap edebiyatın, devrimcilerin ve solun
bir tür nefsi müdafaasıydı. Edebiyatta sınıf savaşıydı. Büyük kitaptır.
Salt kişisel bir tatmin için değil, "insanlara faydalı olmak için"
edebiyatçı olduğunu söyleyerek, liberal savrulmaya naif şekilde ama
kararlılıkla direnen Mehmet Fuat'ı da, Jakoben aydın geleneğimizin son
temsilcisi Yalçın Küçük hocayı da sevgiyle ve saygıyla anmayı borcumuz
sayıyorum. Cumhuriyet gazetesi Kitap Dergisi (Eki) Mehmet Fuat'ı geçen şubat
ayında kapak konusu yaptı. Öner Yağcı'nın Fuat'ı anlatan çok güzel yazısını,
dergiyi/eki internet ortamında bulursanız okuyun derim. (Cumhuriyet Kitap,
12 Şubat 2026).
ALÇALMANIN EDEBİYATI
Liberal savrulma ve kirlenmeye edebiyat ortamında direnenlerden biri de S.
Cengiz Gündoğdu hoca ve yönettiği "İnsancıl" dergisi kolektifidir. Onu da
yakında kaybettik, anısı örnek olsun. Umarım 36 yıldır aralıksız çıkan
İnsancıl devam eder. Bir edebiyat tabyasıdır.
Estetik kuramcısı, yazar ve eleştirmen Gündoğdu, o günlerde İnsancıl
dergisinde, "Bir Acayip Nesne Gördüm: İsyan Günlerinde Aşk" başlıklı
yazısında şöyle diyor:
"Şimdiye kadar okuduğum, beğenmediğim hiçbir kitap, hiçbir yazar Ahmet Altan
kadar insanı küçümsemedi." (İnsancıl, Kasım 2001).
Yalçın Küçük ise Altan'ın bir başka romanı "Kılıç Yarası Gibi" hakkında
Cengiz Gündoğdu hocadan da sert bir değerlendirme yapacak ve "Ahmet Altan
insanı alçaltmanın en yüksek noktasına çıkıyordu" diye yazacaktı. (Küfür
Romanları, Kırmızı Kedi Yayınları, 2021 İstanbul, s. 197).
GERÇEKÇİLİĞİN DÖNÜŞÜ
Yukarıda işaret ettiğim Ahmet Büke'nin "Kırmızı Buğday" romanını Silivri'de
okudum. Kitap yeni "Orhan Kemal Roman Ödülü"nü kazandı. Bu prestijli ödülü
fazlasıyla hak ettiğini düşünüyorum. Kırmızı Buğday'ı ve yazarın diğer
kitaplarını edebiyatın / romanın hayatımıza geri dönüşü olarak görüyorum.
Önümüzdeki birkaç hafta bu konuyu yazmayı planlıyorum. Benim gibi bir "Ken
Parker" çizgi roman okuru olan Ahmet Büke'yi öncelikle aldığı ödül için
kutluyorum. Bütün yapıtlarını okumadım, abartmadığımı umuyorum.
Bir aksilik olmaz ise Büke'yi ve kitabını, Kemal Tahir romancılığı (daha çok
Yorgun Savaşçı) ile karşılaştırarak ele alıp değerlendirmeyi deneyeceğim.
Önümüzdeki haftalarda, eğer siyasal ve toplumsal gündemde çok önemli ve
dramatik bir gelişme olmaz ise uzun süredir istediğim bu konularda yazmak
istiyorum. Çünkü bugün içinde bulunduğumuz tablo ile edebiyatın
sanıldığından da yakın bir ilişkisi var. İdeolojik ve kültürel alanda
mücadele edilmez, dahası bu mücadele kazanılamaz ise siyasal ve toplumsal
alanda kazanmak zordur. Kazanılsa bile elde tutulması mümkün değildir.
Devam edeceğim…
Zeynep Altıok Akatlı
“Bir Çağ Yangını”ndan bugünün Türkiye'sine…
"Önce gelincikleri yolduk
Nar ağaçlarını tuttuk kurşuna
Ardından andızları devirdik
Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç uğruna."*
Hayatımızın özeti tam olarak bu. Tam da böyle oldu; olmaya da devam ediyor. O
bilinçsizlik bitmiyor, tükenmiyor.
1993'te yakılmanın ne demek olduğunu öğrendiğimde Hulki Aktunç'un Bir
Çağ Yangını romanı düşmüştü aklıma. Roman insan eliyle büyüyen kötülüğü,
toplumsal çürümeyi, değerler yitimini, anlatır. Anlattığı, ayna tuttuğu bir
dönemin ve bizim ülkemizin hikâyesidir. Aradan yıllar geçti. Bu yaz, dünyada ve
ülkemizde peş peşe yaşanan yangınlarla birlikte yeniden aklıma düştü. Belki de
yeniden okumanın zamanı geldi.
Çünkü bugün artık sadece bir çağ
yangınından söz etmiyoruz. Galiba gerçekten yangın
çağında yaşıyoruz. Dünyanın dört bir yanında ormanlar yanıyor.
Kanada'dan Kaliforniya'ya, Avustralya'dan Şili'ye, Portekiz'den İspanya'ya,
Yunanistan'dan Türkiye'ye kadar neredeyse her yaz gökyüzü aynı renge bürünüyor.
Dumanın grisine, alevlerin kızılına.
Geçen yıl Çanakkale’de Troya Barış Festivali’nden dönerken yolun kapatıldığı
noktada adeta alevlerin sıyırdığı yan yoldan dönerek, ateşin sıcağını birebir
hissederek İzmir’e mecburi ve çok da uzun bir yoldan dönmüştüm. Bu yıl da
benzerini yaşadık. Gece Altınoluk’ta hemen arkamızdaki dağ yanarken koyun hemen
karşısında üç ayrı noktada alev alev Gömeç yangınını izledik. Yüreğimiz
ağzımızda. Büyük bir acıyla.
Bilim insanları yıllardır uyarıyor. İklim krizi sıcak hava dalgalarını
etkiliyor. Sıcaklıklar yaşanmaz boyutta yükselirken süreler de uzuyor. Kuraklık
derinleşiyor. Artık yangın mevsimi diye bir kavram var hayatımızda!
Dünya yanıyor. Ormanlar alev alıyor. Ama herkes aynı biçimde yanmıyor. İklim
krizi küresel olabilir. Ama önlem alma, hazırlık, afet yönetimi, orman
politikası, kamusal bilinç ve öncelikler siyasidir. Bilimin yerine inkârı koymak
da bir tür ideolojik tutarlılık. Çünkü yangın aslında çıktığı gün başlamaz.
Bazen baş verir, sönümlenir ve yıllarca hazırlanır.
Son büyük yangınlarını yaşayan birçok ülke acılarından ders çıkardı. Hatta kimi
daha yangın gelmeden bilincindeydi olabileceklerin. Erken uyarı sistemlerini
geliştirilmişti. Hava filoları güçlendirilmişti. Yerel yönetimler ve gönüllüler
sistemin önemli bir parçasıydı.
Bizse sanki her yaz ilk kez yangın çıkıyormuş gibi davranıyoruz. Yangın geliyor.
Sönmüyor! Büyüyor! Sıçrıyor! Bu yıl da öyle oldu. Benim de memleketim cânım
Kozak yaylası çam ormanının da aralarında olduğu bir çok bölgede ormanlar kül
oldu.
Her seferinde bölge halkı perişan. Çaresizliği iliklerine kadar hissederek
koşuyor insanlar. Söndürmek için didiniyorlar. İhmal feryat oluyor. Yas
tutuyoruz. Ya da kaçımız tutuyoruz? Kaçımız hissediyoruz yangını yüreğimizde?
Çoğu kişinin ilk üzüntüsü evler, araçlar. Elbette yangında insanların yaşam
birikimleri, evlerinin yok olması büyük bir kayıptır. Ama beni en çok paralayan
binlerce canlının acılar içinde, alevlerde can vermesinden öncül mal kaybına
ahlanmak, vahlanmak…
Yangınların ardından göstermelik raporlar, hasar tespit komiteleri kuruluyor.
Hemen fidan dikimleri, ağaçlandırma rakamlarıyla övünme geliyor. Oysa bunun bile
ne denli yanlış bir uygulama oluğu defalarca bilimsel olarak anlatıldı. Sivil
topum örgütleri yılmadan uyarılarına devam ediyor. En az iki yıl nadas gerekli!
Duyan yok. Sonra? İşte sonra yeniden yanıyoruz.
…….2021, 2022, 2023, 2024, 2025, 2026.
Her yaz. Aynı bölgeler. Benzer görüntüler. Aynı tartışmalar. "Yangın neden
çıktı?" sorusu bile artık anlamsız. Peki, biz
neden öğrenmiyoruz?
Çünkü koca ülkenin tarihi, kimliği, üretimi nesil belleksizlikle
değersizleştiriliyor, çürüyor ve geleceğe aktarılamıyorsa, aynı şekilde bir
önceki yılın acılarının bile hafızası tutulmuyor. Kurumsal bilinç zaten hiçbir
alanda yok. Gelen öncekiyle ilgilenmediği gibi kendisini parlatacak iri
cümlelerle, vaatlerle kuru açıklamalar yapmayı iş sanıyor. İş uygulamaya gelince
yaşadığımız kayıpla yüreği yanan bir avuç insanız.
Hulki Aktunç'un anlattığı toplumsal çürüme bugün bambaşka bir anlam kazanıyor
zihnimde. İnsanın kötülüğü yangın haberlerinde kalbimi dağlayarak önüme düşüyor.
Doğayı sınırsız bir kaynak olarak görmenin aymazlığı rant hırsıyla birleşince
yangının fitilini ateşleyen bile oluyor memlekette. Elbette mütemmim cüzümüz
cezasızlık.
Yangın çıktığında en çok dile getirilen ‘kaç uçak vardı?’ sorusu oluyor. Oysa
belki önce başka soruları sormalıyız. Neden hasar tespitinde sadece yanan alanın
büyüklüğü haber oluyor? Neden ‘kaç hayvan can verdi, kaç nesil yok oluyor?’
soruları net raporlarla konu edilmiyor? Nasıl oluyor da bunca hayvan avaz avaz
can vermişken üstelik tür tanımlarıyla av ihalelerinde para peşinde koşuluyor?
Bir güzelim geyik kaç para eder dostlar? Buyrun size 10 tavşan 5 sincap verelim.
Ayı mı o zaten sokak köpeklerinden bile büyük tehdit “insanlık için”!
Belki de can kurtarmak için bir türlü başa çıkamadığımız durduramadığımız
ihalelere iyi insanlar, sivil toplum örgütleri katılmalı. Hâlâ mangal sevdasını
yasaklamaktan çekinen, sürekli ve düzenli tehlikeli atık, piknik çöpü denetimi
yapmayan, yangın mevsimi öncesinde uyarılar, çağrılar duyurmayan, gönüllü
timleri kurmayan yerel yönetimler olmalı takibimizde. Ormanları parselleyen, en
güzel koyları, kıyıları kâr amaçlı kiralayan, satan, madenlere ve enerji
projelerine ruhsat veren, önlem almayan, korumayan iktidarı sorgulamalıyız.
İktidarın “kamu yararından” ne anladığını artık anlamış olmalıyız.
Yangınlar sürerken, bazı bölgelerde maden ve enerji projeleri kapsamında
açılması planlanan yollar ve bu yollar için yapılan ağaç sökümleri yeniden
kamuoyunun gündemine geldi. Yangın esnasında ağaçları sökerek yol açan iş
makinaları görüntüleri düştü önümüze. Acısı yüzünde yanarak taşlaşmış geyikler,
yumurtaları karnında kaplumbağalar, kuşlar, kirpiler… Fıstık çamları, gürgenler,
ardıçlar… Gelincikler! O nazenin gelincikler, dağ kekikleri, yabani otlar…
Kuşların göç yollarını ve sulak alanları da içine alan hassas ekosistem
alevlerle yok oldu. Yaşam zincirinin en kırılgan halkaları da kül oldu. Hepsinin
haberi çıktı karşımıza. Tek tek haber diye okuduğumuz satırlar, izlediğimiz
görüntüler bize aslında bir zihniyeti anlatıyor. Anayasa mahkemesi kararlarını
tanımayan, iklim krizini takmayan, uluslararası sözleşmelerden çıkan, katilleri
koruyan, affeden, can almayı kazanım gören, acılardan öğrenmeyen ya da sadece
kötülüğü öğrenen bir zihniyet var karşımızda. İklim krizi değil bizi tımar eden
bir yönetim kriziyle karşı karşıyayız. Doğa her yıl aynı dersi veriyor. Sınavı
geçemeyen biziz.
İnsanın doğayla nasıl bir ilişki kurduğu önemlidir. Ormanı kereste olarak mı
görüyoruz? Yoksa binlerce canlının ortak yaşam alanı olarak mı? Bir kuş
cennetini haritadaki boş bir alan olmaktan çıkarıp yaşayan bir dünya olarak
kabul edebiliyor muyuz? Bütün mesele burada.
Gelincikleri yolarken fark etmeden ömrümüzü dikenlere emanet ediyoruz biz.
Toprağın hafızasını yakıyoruz. Uzun zamandır kolektif bir yaşam savunusu,
eşitlik bilinci ve mücadele ortaklığının çağrısını yineliyoruz. Yıllar
öncesinden Birleşik
Muhalefet, Birleşik Haziran, Haziran Hareketi derken birleşik bir mücadeleyi
tarifliyoruz ve Yan
yana diyoruz. Yana yana izlemekten değil, el ele olmaktan,
ortaklaşmaktan söz ediyoruz. Elbette “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi
kardeşcesine”, elbette kuşlarla, sincaplarla, tilkilerle, ayılarla kısaca
doğayla da yan yana olmayı
da seçiyoruz. Bu bizim tarafımız. Ancak taraf olurken aynı yanlışları, aynı
tökezlemeleri, aynı savruluşları gördüğümüzde de “şimdi zamanı değil konuşmanın”
dediğimizde; doğru bildiğimizi karşımızdaki kim olursa olsun ‘uygunca’
söylemekten vaz geçtiğimizde; ilkesel olarak tutarlılıktan taviz verdiğimizde
düştüğümüz yerde sadece söndürülmüş bir yangının ilk rüzgârda havalanan közüyle
yanmaktan kaçınamayız. Yan yana durduklarımıza hoşgörümüzle doğru
bildiklerimizin ilham olmasını dilemek de bir sorumluluk.
Hulki Aktunç’un tek bir cümlesi bile yaşadığımız çağın özeti gibi;
"Yangın bir kez başladı mı kimse uzak
kalamaz! Ya ateşi ya alevi ya dumanı gelir sana. Ulaşır."*
*Cahit Külebi / Yangın
**Hulki Aktunç / Bir Çağ Yangını
fikri-saglar
Bir ülkede iktidar, seçimle yenemediği rakibini yargı süreçleri üzerinden
tartışmalı biçimde siyaset dışına itmeye çalışıyorsa, orada konuşulması gereken
ilk konu hukukun yokluğudur…
Hukukun varlığı, halkın egemenliğinin, barış, hak ve özgürlüklerin teminatı olan
demokrasiye inancın da göstergesidir…
Hukuk, demokrasinin varlığını teyit eder ve yurttaşın can ve mal güvencesidir!
Bugün hukuk, taraflı olduğu için yapılanlara karşı yurttaşın kendisini koruması
ve hakkını araması mümkün değildir…
Yaratılan yargı sopasıyla korkutma, sindirme işlemleri, sonunda iktidarın
koltuktan düşmesine ve adaletin kendisi için lazım olduğu zamanda da ortadan yok
olmasına neden olacaktır…
Yakın gelecekte iktidar olacak YENİ
PARTİ, ilk Meclis toplantısında Genel Başkan Özgür
Özel; “hukukun üstünlüğüne” inanan, laik demokratik ve sosyal
devletin varlığı adına mücadele edeceğini ilan etti…”
Bu hedefe ulaşmak için parti tüzüğünde yer alan ve yeni siyaset biçimini
açıklayan maddeleri yurttaşlarımızın bilgisine sundu…
Yıllardır siyasetin içinde bulunan bir kişi olarak, daha önce Sosyaldemokrat
Halk Partisi (SHP) tüzüğünde yer almasını sağladığım, “SÖZ VE KARAR HAKKININ”
parti ÜYESİNDE olduğunu kabul eden tüzük maddesini aynen YENİ PARTİ’ye
taşıdıklarını
Açıkladı…
Bu anlayış, yılların siyaseti kirleten delege sistemine dönülmeyeceğini, Genel
Başkan, ilçe, il başkan ile yönetimlerini, milletvekillerini, parti meclisi ve
partinin her kademesinde görev alacak kişilerin, doğrudan parti üyeleri
tarafından seçileceğini kararlı bir şekilde bildirdi…
En önemli açıklama ise; seçim kaybeden Genel Başkanın Kurultayı derhal
toplayarak,” yeni Genel Başkanı tüm üyelerin seçeceğini” açıkladı…
Bu işlemin tüzükte bir zorunluk haline getirilmesi, son derece isabetli
olmuştur, “devrimcilik ve sol ilkeler adına “ yeni Partide olması gerekendir…
Ayrıca; her kademde “3 dönem görev yapma” kuralının konulması, bilinen,
istenilen ama bir türlü uygulanmayan önemli bir yenilenme yöntemidir…
YENİ PARTİ,
“Parlamenter Sisteme dönülmesini gereğine inanıyor ve ülkemizin ” laik
demokratik sosyal hukuk devletiyle yönetilmesini hedefliyor…
AKP’nin değiştirdiği rejimle yönetilen, bu nedenle çöken ekonomi, yok edilen
sosyal yaşam güvencesi ve işsizlikle, açlık gerçeğiyle boğuşan halkımızın
kurtulması için yeni bir yönetim ve seçim gerekmektedir…
Milyonlarca yurttaşın desteğiyle cumhurbaşkanı adayı ilan edilen Ekrem
İmamoğlu'nun yaşadığı yargı süreci, elinden alınan ifade ve savunma
özgürlüğü ve kamuoyuna erişimi konusunda yaşadığı tartışmalar, yalnızca bir
siyasetçinin meselesi olmaktan çıktı...
Sadece İmamoğlu’na değil, yönetime muhalefet yapan, düşünen ve hakkını arayan
herkesin baskı altında olduğu bu düzenin değiştirilmesi gerekir…
Sorulması gereken soru; “Türkiye'de siyaset sandıkta mı şekillenecek, yoksa
mahkeme koridorlarında mı?”
İktidar, eleştirileri bastırmayı başarı sayıyor olabilir. Oysa susturulan her
ses, yasaklanan her haber ve tartışma konusu olan her yargı kararı, Türkiye'nin
uluslararası itibarından bir parça daha koparıyor…
Güvenin olmadığı yerde yatırım olmaz; yatırımın olmadığı yerde üretim olmaz;
üretimin olmadığı yerde ise gençlere umut kalmaz!
Bugün ekonomiyi çökerten yalnızca enflasyon değildir. Hukuka duyulan
güvensizlik, liyakatin yerini sadakatin alması ve devlet kurumlarının
tarafsızlığına ilişkin tartışmalar da bu tablonun önemli parçalarıdır.
Toplum giderek birbirinden uzaklaşıyor; ortak gelecek duygusu zayıflıyor…
Ne yazık ki, ”Siyasetin dili çözüm üretmek yerine gerilim üretiyor...”
Türkiye bu durumdan süratle çıkmalıdır, yoksa yakın gelecekte tehlikeler
çoğalacaktır…
Dünyanın güçlü demokrasileri, kurumlarını güçlendirerek ayakta kalır.
Biz ise kurumları tartışmalı hâle getirerek günü kurtarmaya çalışıyoruz…
Bunun bedelini iktidarlar değil, seksen beş milyon yurttaş ödüyor…
Özgür birey, örgütlü toplum ve demokratik devlet, insanlığın geleceği için en
önemli yapı taşlarıdır…
Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir korku düzeni değil, yeni bir siyaset
anlayışıdır...
Hukukun üstünlüğünü pazarlık konusu yapmayan, hesap verebilirliği esas alan,
özgür medyayı tehdit değil, demokrasinin teminatı gören bir anlayıştır...
YENİ PARTİ, yeni bir siyasi harekettir ve sol, sosyal demokrat, devrimci,
devletçi, halkçı, yurttaşı kucaklayan, toplumu eğiten, sağlıklı yaşamı
oluşturan, değerlere sahip çıkan ilkeler üzerine yükselecektir…
Özgür Özel! İn söylediği gibi “bu ülke, kişilerin değil kurumların güçlü olduğu
gün yeniden ayağa kalkacaktır…”
Çünkü adalet çökerse ekonomi de çöker, demokrasi çöker,
devletin itibarı da çöker... Ve unutulmamalıdır ki,” korkuyla ayakta tutulan
iktidarlar vardır...
Ama korkuyla geleceğini kurabilen hiçbir millet
olmamıştır...”